Âşık Remzâni

 

 

 

 

Karanlığa Yakılan Mum, Oranın Güneşidir

 

Eski Bir Tapınak Yazıtı

 

Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol. Telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle, ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur.

 

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zaman kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.

 

Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

 

Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

 

Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya karşılaştığı fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.

 

Hatırlamazsın doğduğun zamanları; sen ağlarken herkes sevinç içinde gülümsüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen, dünya insanoğlunun biricik mekânıdır.

 

Xsentıus, MÖ. 9. yüzyıl.

 

* * *

 

İki bin dokuz yüz yıl önce yazılmış bir yazı; bireye sesleniyor ve ömrün çok kısa olduğunu yaşamın insanlar kattığından çok neleri alıp gideceğinden bahsediyor. Metni anlamlandırmayı istemiyorum. Çünkü herkes alacağını alacaktır zaten. Benim burada üzerinde duracağım nokta, insanlığın olduğu her yer ve zamanda bu metnin geçerli olacağıdır. Zamanın metindeki anlamlar üzerindeki etkisi sanki sıfır. Her zaman diliminde, herkese her şeye bir şeyler katıyor, söylüyor.

 

Acaba o zamanki dünya ile şimdiki dünya aynı mıydı, değişen hiç mi bir şey yok?

 

İnsanlar mı hep aynı yoksa yaşanılanlar mı?

 

Her insan aynı şeyleri mi yaşıyor, aynı şeyleri mi sorguluyor?

 

Tarihin tekerrürü mü?

 

Tüm bu sorulara vereceğimiz yanıtlar benzer olacaktır. Kimimiz, “evet, hep aynı diyecek, kimimiz, “hayır, değişen çok şey var” diyecektir. Sonuçta herkes kendi payına düşeni alacaktır.

 

Değişmeyen ise okuyan herkesin nerede ve ne zamanda olursa olsun, hep metindekiler var olacaktır. Bu durum bana üniversite yıllarımı hatırlattı. Kafamda, “Acaba? sorusu ile birlikte; bir arkadaşım bana, “Bir insan yolun üzerindeki taşa bir kere takılıyorsa kaza, ikinci defa takılıyorsa dalgınlık, ama her seferinde takılıyorsa buna aptallık denir” demişti.

 

Sorular soruları doğuruyor: “Tarihin tekerrürü de aptallık mı?” diye sorabiliriz. Bireyin aptallıkları ile tarihin tekerrürü farklı olgulardır. Tarihin tekerrüründe durumu etkileyen çok değişken vardır. Bir kere tarih sadece bireyin değil toplumun ürünüdür. Tarihi, mekân ve zaman etkiler. Genel ve çoğuldur.

 

Tarihin tekrarı net değildir. Bireylerin önlerindeki taşı görüp görmemeleri ise tamamen kişiye bağlı bir olaydır. Olayların zaman içinde tekrar yaşanmasından ziyade yazıdaki her şeyin günümüzde de yaşanmasıdır. İlginç olan hangi zamanda olursak olalım bu anlatıların hepsi yaşanacaktır. Çünkü burada anlatılan anlamlandırmaların hepsi evrensel değerleri ifade etmektedir. Evrensel değerlerin zamanı ve mekânı yoktur. Her zaman her yerde görülürler. Görmek isteyene...

 

Bu tıpkı farklı millet, uygarlık, farklı mekânlarda yaşayan ve aralarında yüzlerce yıl olmasına rağmen aynı dili konuşan büyük insanların söyledikleri gibidir.

 

Hünkâr Hacı Bektaş Veli ile Konfüçyüs’ün sözleri buna örnektir:

 

“Karanlığa söveceğine, bir mum yak.”

 

“Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.”

 

* * *

 

Her canlı doğuştan getirdiği içgüdüsel davranışlar haricinde yaşamak için hayatta kalmayı öğrenmek durumundadır. İnsan da buna dâhildir. Anne, baba, aile, çevre, okul, hepsi hayatımızı ikame ettirebilmemiz için çaba içindedirler. İnsanın ki diğer mahlûkattan farklı olarak daha gelişmiş karmaşık ve sistematik olmasıdır.

 

Hangi hayvanın eğitimi yirmi yıl sürüyor?

 

Yukarıdaki sorulara yanıtımızı zaten tapınaktaki yazıt vermektedir.

 

Geçmişten getirilen birikim bir tek yolla geleceğe aktarılabilmektedir: Eğitim.

 

Eğer bireylerin ve toplumların almış oldukları eğitim, gelişmişlik bazında yeterli değilse onun yerini mutlaka bir şey doldurmaktadır. İnsan boş bir kap ile dünyaya gelir ve doğumdan itibaren o kabını doldurmaya başlar. Bu eğitimdir. Eğitim denince herkesin aklına ilerleme, doğruya yönelme gelir ama ne yazık ki öyle değildir. Eğitim iki yönlüdür. Yani kabın içine ne koyduğunuz değil, kabın dolmasıdır.

 

Eğitimin ileriye dönük olanına ilerleme diyebiliriz. Bu yön farklı taraflara da olsa bir değişme arz ediyorsa buna da gelişme diyebiliriz. (Gelişmeyi dilimizde ileriye dönük algılıyoruz, ama geriye doğru olan da gelişmedir. Bu ileriye ya da geriye olması nesnel, göreceli olmasındandır. Daha açık bir deyişle birilerinin ileriye doğru gördüğünü başka birilerinin geriye doğru görmesidir.)

 

İnsanın ilerlemesi yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı üzere kişinin bilgi, ahlak, erdemlilik vb. alanlarda kendisini geliştirmesidir. Kişinin maddi anlamda yüksek imkânlara sahip olması ilerleme değildir. Bireyler ya da toplumlar çok yüksek imkânlara sahip olabilirler. Ama bu imkânların nasıl kullanıldığı çok önemlidir. Günümüz dünyasından örnekler verecek olursak, Batı dünyası dediğimiz Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş olan ülkeler de halkın yaşam koşulları ileri düzeydedir. Oralarda da fakir, aç vb. insanlar vardır, ama genel anlamda gelirin adaletli dağılımı, gelir düzeyinin yüksekliği de vardır. Gelişmemiş ülkelere baktığımızda ilk gördüğümüz iç huzurun olmadığı, insanların yaşamda kalma korkusunun, gelecek korkusunun olduğunu görürüz, bu tür ülkelerde gelir dağılımındaki adaletsizlik en üst düzeydedir. Küçücük bir kesim gelirden en büyük payı alır.

 

18. yüzyıl Fransız kraliçesinin “Ekmek yoksa pasta yesinler” sözü o devir Avrupa’sının durumu ve günümüz petrol zengini ülkelerin şeyhlerinin durumu bunlara örnektir.

 

Bu eşitsizliğin karşısında yüzlerce, binlerce yıldır karşı duran bir inanç vardır. Alevi- Bektaşi inancı ya da hangi dini sisteme bakarsanız bakın bir yerinde yukarıdaki durumu görürsünüz. Hıristiyanlık ortaçağ Avrupa’sında, Emevi İslam’ında, günümüz petrol zengini ülkelerdeki Hristiyanlık ya da Müslümanlık yok mu ya da Budizm’in, Hinduizm’in olduğu Çin ya da Hindistan gibi ülkelerde gelir dağılımı adaleti, eşitliği var mıdır?

 

Sorun dinlerde değil o dinin özünün anlaşılmadan ezbere uygulanış biçimindedir. Yoksa hiçbir din inananlarına sen zengin ol sen de köle ol demez. Bu hale getirenler o dini sömürenlerdir. Dini kendi nefsi çıkarlarına kullananlardır. Alevi-Bektaşi inancında bu yok mudur, elbette vardır. Ama o inançta ikrar-görgü-sorgu üçlü denetim mekanizması da vardır. Ama burada da bu sistematik düzen yeterince uygulanmazsa bu da diğerleri gibi yozlaşmaya, çıkar odaklarının işine geldiği gibi davranmasına neden olmaktadır. Sorun insan da bitmektedir.

 

Her ne ararsak var insanda.

 

Aşk ile…

 

Mayıs  2016

 

                                                                      -  Makaleler  -